GöNÜL BAhÇEM

GöNÜL BAhÇEM
"Nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir"

Mart 10, 2011

50 vakit namaz!

اعوذبالله من الشيطان الرجيم
بسم الله الرحمن الرحيم

hamd ve sena alemlerin Rabbi olan yüce ALLAH'a, salat-ü selâm O'nun habib-i edibi Resul-i zişan efendimizin üzerine olsun.
epey bir süredir bu sitede süren bir tartışma üzerine yazmak istedim. hayatta tartışabileceğim en son konu sahih olarak zikredilen bir hadis-i şerif üzerine olabilirdi belki...
ne ki, buna mecbur kalmak, içimi acıtsa da insanın inandığı değerler üzerine sorumluluktan kaçınması pek mümkün olmuyor, olamıyor!

konuyu biliyorsunuz, sevgili efendimiz mi'raçta iken elli vakit olarak emredilen namazın bilahare hz. Musa (as) tarafından ısrar ile elli'den, 40, 30, 20, 10 ve akabinde de 5 vakte düşürülmüş olmasını konu alan müslim ve tirmizi'de rivayet olunan hadis idi.

evvela şunun bilinmesini isterim, her iki kaynak da kutub-i sitte içinde yer alan, ehl-i sünnet itikadınca kabul görmüş muteber iki kaynağımızdır. bunda şüphe yok.
lakin şunu da teslim etmemiz gerek ki, bunun adı kutub-i sitte de olsa, ALLAH Kelamı olan vahiy gibi yüzde yüz kesinlik ifade ettiğini iddia edemeyiz. yani orada hadis olarak zikredilmiş her sözün bir kur'an ayetinin ALLAH Tealaya ait olduğundan emin olduğumuz kadar o sözlerin efendimize ait olabileceği konusunda aynı kesinlikle emin olamayız... buna bariz bir misal vermek isterim. mesela kutub-i sitte içinde yer alan ebu davud'da zikredilen bir hadis şöyledir:

"Said b. Gazvan babasından naklen şunları söylemiştir. Babam şöyle dedi: Ben hac yolculuğum esnasında Tebuk’e uğradım. Orada yatalak bir adama rastladım. Durumunu sordum. “Sana bir olay anlatacağım, fakat hayatta olduğum sürece kimseye anlatmayacaksın.” dedi ve şöyle devam etti:

“Peygamber (s.a.v.) bir gün Tebük’te bir hurma ağacının yanında konaklamış ve "Bu (hurma ağacı), bizim kıble (cihetindeki sütre)mizdir." buyurmuş, sonra da namaza durmuştu. Ben de çocuk hâlimle koşarak geldim ve Peygamber’le hurma ağacının arasından geçtim. Bunun üzerine Peygamber de: "O, bizim namazımızı kesti, ALLAH da onun izini kessin!" buyurdu. Ben de bugüne kadar bir daha ayağa kalkamadım.”
(Ebu Davud, Salât, 110).

şimdi gördüğünüz gibi sahih bir kaynakta yer almasına rağmen bu hadisin doğru olma ihtimali hemen hiç yoktur diyebiliriz. çünkü zikredilen bu söz'un senedinde meçhul bir kişi vardır ve ayrıca mahiyeti itibariyle de Resulullah efendimize ait olma ihtimali yoktur; çünkü, bu sözün içinde sevgili efendimize izafe edilemeyecek kadar ağır iki hata mevcuttur. 1. sevgili efendimizin bir çocuğa bu şekil bir bedduada bulunabilme ihtimalini düşünmektir ki, çocuklara karşı şefkati ve engin merhametiyle tanıdığımız efendimize böyle ağır bir ithamda bulunmak izahtan varestedir. 2. eğer bu söz gerçek bir hadis hükmünde olsa idi, namaz kılan birinin önünden biri geçtiğinde o namazın mutlaka bozulmuş olması gerekirdi. halbuki dört sünni mezhebin hiçbirinde böyle bir hüküm yoktur. mekruhtur, günahtır orası ayrı bir konu; ama namazı bozmadığını biliyoruz.

şimdi bi başka misal daha arzetmek istiyorum:

“Dinini değiştireni öldürün.” (Nesei 78/14, Buhari 12/1883)

kutub-i sitte içinde yer alan iki ayrı muteber hadis kitabında yer alan bu sözün efendimize ait olduğunu kabul edersek, peygamber efendimizin bakara/256'daki "dinde zorlama yoktur" mealindeki ayet-i celilesini bilmediğini söylemiş olmaz mıyız? -haşa-

bir başka misal:

“Varis için vasiyet yoktur.”
Hanbel 14/238

bu durumda yukarıdakinin aynısını söylemiş olalım: efendimiz bunu nasıl söylemiş olsun ki, “Ey iman edenler! Herhangi birinize ölüm gelip çattığında vasiyet zamanı aranızda tanıklık şöyle olsun: Kendinizden adalet sahibi iki kişi yahut, yolculuk etmekte iken ölüm musibeti başınıza geldiyse sizin dışınızda iki kişi” sevgili efendimiz maide suresinin 106. ayetinden haberdar olmamış olsun! -haşa-

birkaç hadis daha var, ayetlerle mutenakız... hele ki müslim ve buhari'de geçen biri var ki, buraya almaya edebim müsaade etmedi.
bu kadar mı dersiniz, hayır! bir de, ayetler dışında birbiriyle mutenakız olan sözler var, kutub-i sittede hadis olarak geçen... birkaç misal vereyim:

“Kan aldırmak yapanın da yaptıranın da orucunu bozar.” (Tirmizi Oruç, 60/ Ebu Davud Oruç, 28/ Buhari Oruç, 32) diğer taraftan,
“Peygamber’imiz oruçlu iken kan aldırmışlardır.” (Ebu Davud Oruç, 29-30/ Tirmizi Oruç, 59/ Buhari Tıp, 11)

“Gerek küçük, gerek büyük tuvaletinizi yaparken kıbleye dönmeyin.” (Hanbel 3/12)
“Peygamber’imiz bir takım insanların küçük ve büyük tuvaletleri için kıbleye dönmeyi hoş karşılamadıklarından, bu bidatı (hurafeyi) kaldırmak için tuvaletini kıbleye doğru yaptırdı.” (Buhari 4/11)

“Peygamber(as) ayakta su içilmesini yasakladı.” (Ebu Davud 4/No:3717)
“Peygamber’i(as) sizin benim gibi ayakta su içerken gördüm.” (Ebu Davud 4/No:3718)

Peygamber(as) “Şurası muhakkak ki cami ne cenabete, ne aybaşılı’ya helal değildir.” (Müslim Hayz 11, Ebu Davud Taharet 104 Tirmizi Taharet 101, Nesai Hayz 18)
hz.Ayşe: (ra)“Peygamber’imiz bizden biri aybaşılı olduğu halde onun kucağına başını koyar, Kuran okurdu. Bizden birimiz aybaşılı iken camiye gidip Peygamber’e birşeyler götürürdük.” (Nesai, Hayz, 19)

diğer taraftan tek başına tam bir komedi eseri sözler var ki sevgili efendimize mal edilmeye çalışılmış, adeta iftiraların en büyüğü olarak yer almıştır.

“Eğer erkeğin tepesinden tırnağına kadar cerahat aksa, kadın da bunları ağzı ile temizlese, yine de erkeğin hakkını ödemiş olmaz.” (İbni Hacer el Heytemi 2/121)
“Zina yapan evlilerin taşlanarak öldürülmelerini emreden ayet Hz. Ayşe’nin döşeğinin altındaki sayfada yazılı bulunuyordu. Peygamber ölünce Hz. Ayşe onun gömülme işlemleri ile meşgulken, evin açık kapısından içeri giren bir keçi o sayfayı yedi. Böylece taşlayarak öldürme cezası Kuran’dan çıktı. Ama hükmü devam etmektedir.”
(İbni Mace 36/194, Hanbel 3/61, 5/131)

evet, kutub-i sitte içinde yer alan her hadisi vahy-i ilahi kesinliğinde garanti gören kardeşlerime bu verdiğim misaller sanırım yeterlidir. lakin yanlış anlaşılmamak açısından çok önemli bir noktaya parmak basmak isterim. amacım ne kutub-i sitteyi, ne hadisleri, ne de sünneti asla kötülemek, karalamak değildir. zaten bu yazdıklarım kutub-i sitte içinde yer alan takriben 7300 küsur hadis içinde ancak bin'de bir gibi çok cüz'i bir yer teşkil ediyor. diyanet işleri başkanlığı bu tür hadisleri ayıklamak gibi çok hayırlı bir işe girişmişti, sonuç ne oldu bilmiyorum... ama bunlar ayıklandığında, insanın aklını, mantığını bu denli zorlayan şüpheliler sevgili efendimizin şahsi manevisinden temizlenip uzaklaştırılınca geride kalan asıl ve gerçek hadis-i şerifler din-i mübini islâmın ufkunu açacak, kimseye veremeyeceğimiz bir hesabımız olmayacaktır bi iznillah...

buraya kadar yazdığımız girizgâh'ın arkasından şimdi de gelelim asıl konumuza mevzu olan ve sahih hadis olarak lânse edilen söz'ün mahiyetine...
şimdi evvelâ bunu burada özet olarak zikredelim, akabinde yorum yapalım:

"Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan (Mekke`den), Mescid-i Aksâ`ya (Kudüs`e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs`e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa`nın makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ`ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miracını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam burada peygamberlere iki rekât namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.

Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Âdem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler.

Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü`l-müntehâ`ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra her gün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü`l-Ma`mur`u ziyaret etti.
Hz. Cebrail`in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı. “ALLAH ümmetine neyi farz kıldı?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam “50 vakit namaz” buyurdu. )

Hz. Musa`nın, “Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez” demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.

Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz.Cebrail`in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke`ye döndü."

(Buhari, Salât, I/ Müslim, İman, 259)

şimdi bu hadis'in bütününe karşı olduğumu söylemiyorum. ben haşa mi'racı inkâr etmiyorum, sevgili efendimizin -50 vakit namaz konusu gelene kadar- geçen diğer kısımları hakkında tek söz dahi etmiyorum... o kısımları zaten bizim konumuz dışında... şimdi itirazımıza konu olan kısım hakkında söylemek istediklerimize gelince...

acaba gerçekten Rabbim kullarına 50 vakit namazı önce emredip, daha sonra Rabbim HÂŞÂ kullarının bu yükü kaldıramayacağını hesap edemeyip, peygamberimizin Hz. Musa ile karşılaştığında bu kadar vakit namazı ümmetinin güç yetiremeyeceğini söyleyip, Yaratanla pazarlık suretiyle peygamberimizin namazı beş vakte düşürdüğüne inanmamız, sizce çok normal bir düşünce mi? halbuki ne buyurmuştu Rabbimiz, bir hatırlayalım isterseniz: "Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez." (Bakara 286) "Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar." (Mü'minun 62)

şimdi izninizle ve affınıza sığınarak hadis diye yutturulan bir söz daha nakletmek istiyorum: “Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır.”
(Sahihi Müslim, Salat 265; Tirmizi Salat 253/338 Ebu Davud, Salat, 110/720)

bu fakiri daha kolay anlayabilmeniz için bir misal daha: “Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kadında, evde ve atta.” (Ebu Davud, Tıb, 24/3922; Müslim, Selam, 34/115 Buhari, Nikah, 17/4805)

şimdi şöyle bir düşünün: alemlere rahmet olarak gönderilmiş olan bir peygamber bu tür sözler söylemiş olabilir mi? buna inanmak en başta âlemlere rahmet olarak gönderilmiş, mübeşşir(müjdeleyici) olan bir peygambere yapılacak en büyük iftira ve bühtan olmaz mı? ve buna inanmak onu küçüksemektir, ona kıymaktır, onu anlayamamaktır, onu asla tanımamaktır...

bu sözleri ben sadece sevgili efendimize değil, kitaplarında her nasılsa yer edinen imam buhari, imam tirmizi, nesai ve ebu davud gibi alem-i islâmın yıldızı olan büyük alimlerimize de asla yakıştırmadım. çünkü ben bu çapta büyük insanların insanların kalplerini yaralayan, tevhid-i akideyi hançerleyen bu tür uyduruk sözleri kitaplarına bırakın almayı, işitmiş olmayı bile kerih görecek denli iman ve firaset sahibi olduklarını biliyorum. peki nasıl oldu da onların kitaplarında yer aldı derseniz, yüzde yüz eminim ki, o mübarek kitaplarını emanet ettikleri ellerde ilaveler yapılmış olabileceğine inanıyorum ben. tarihte bu konuda en fazla sicili bozuk olan kavim yahudilerdir ve mezkür hadis içinde de onca peygamber arasında özellikle hz. Musa(as)'ın zikredilmiş olması bir tevafuk gibi gözükmüyor bana... bu sözü hadis diye benim literatürüme sokan el iki şeyi hedeflemişti: bir, tevhidi akideyi yerle bir etmek, iki, bizim peygamberimizi -haşa- çaresiz, miskin, işini bilmeyen ve kendi ümmetini hz. musa kadar tanımayan biri olarak... buna üçüncü bir madde daha ilave edebilirsiniz, kendi peygamberlerini islamın peygamberinden daha üst bir konuma oturtmak... yani bir taşla üç kuş! elbette bu yazdıklarım beni bağlar, mutlaka böyledir diye bir delil de sunamam bu konuda... lakin başka bir ihtimal de gelmiyor aklıma doğrusu, amma zann-ı galib de insanı bu noktaya getiriyor, ister istemez... çünki başka izahı yok.

burada tartışılan konu namaz değildir. ilahi vahye müstenit başka bişey de... konu, sevgili efendimizin namaz emrini alırken ki yaşandığı iddia edilen durumların gerçekte olup olamayacağı üzerine şekilleniyor. halbuki cenab-ı hak muhtelif ayetlerle zaten namazın farziyetini ve vakitlerini bildiren ayetlerini göndermişti. bu gibi fantastik nakiller gerekli mi? sualine verecek cevabınızsa hiç şüphesiz durduğunuz yere bağlı olarak değişkenlik gösterebilme istidadına sahip.

bu nakilleri bu kitaplara sokuşturan el ile onu sorgulamadan okuyan arasındaki niyet farkı gece ile gündüz arasındaki fark kadar açık gözüküyor. mantığı ile "vardır bir hikmeti!" arasındaki cendere hayatın her alanında dokunulabilir bir kolaylık arzederken aynı durum dini sahaya gelince adeta aşılmaz surlar barınağına dönüşüyor. mantığınızın zorlamasıyla elinizi uzatmağa kalktığınızda ise adeta "cıss!" psikolojisiyle karşılanıyorsunuz. halbuki kur'an için "nesh"i yakıştıran zihniyet iş hadislere gelince sahihliği kendinden menkul bir zırh'ın arkasına tornistan edebiliyor.

son sözlerimizi bağlamadan evvel şunu belirtelim: sevgili efendimizin binlerce hadisine söz etmiyoruz biz. bu binlercenin içindeki birkaç tanesine, öyle ki, bir peygamberin söylemesinin mümkün olmadığı sonradan sokuşturulduğu açık olan sözler konusundadır söylediklerimiz. çünkü bir sözün hadis olup olmadığını belli eden kriterler açıktır. evvelâ kur'an ile, sora islâmın açık hükümleriyle, islâm akaidiyle tetabuk etmek durumundadır. bahse konu hadis iddiası olan söz'de ise bunların hiçbiriyle uyumluluk söz konusu değildir. hadid sûresi 3. ayetinde yer alan Rabb-i Teala'nın sıfatlarına terstir, akaid-i islâmiyeye terstir. aksi halde bu dinin sahibini "işin sonunu hesap etmeden kural koyan" bir konuma getirmiş olursunuz ki bu asla kabul edilemiyecek bir husustur.

konuyu daha ziyade vüzuha kavuşturacak şu ayet-i celilelerle bitirelim: "Sen, sana vah yedilene sımsıkı sarıl! Hiç kuşkusuz, sen, dosdoğru bir yol üzerindesin." (Zühruf 43)

"Rabbinizden size indirilene uyun; O`nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz." (Araf 3)
"Karşılarında okunup duran bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır"(Ankebut 51)

Hiç yorum yok: